İbrahim YILDIRIM

[email protected]

SULTAN ABDÜLHAMİD 93 HARBİNİ ONAYLAMAK ZORUNDA MIYDI?

(CİHAN DEVLETİMİZİN KAYBININ İZİNDE!..)

Cihan Devletimizin kaybının başlangıcı olan, 1877-1878 Doksan Üç Harbi öncesi gelişmeleri daha önce muhtelif yazılarımda zikretmiştim.

Burada harp taraftarı olanlar kimlerdi? Kimler bunu teşvikçisi oldular? Kimler vahametin farkındaydı da engel olamadı? Bunları izaha gayretimiz olacak...

Midhat Paşa’nın savaş yanlısı olduğu, bu savaşı onun çıkarttığı söylenir. Oysa Midhat Paşa 24 Ocak 1877 den itibaren Padişaha hitaben yazdığı tezkirede, ona cesaretle görevlerini hatırlatarak, Meşrutiyet kurallarına uymaya davet etmiştir. Ve bu tarihten sonra da Sadarete uğramamıştı. [1] Padişah da, kendisini Anayasanın 113. Maddesi uyarınca Osmanlı Hududu dışına sürgün etti. [2] Meclis-i Mebusan’ın açılışı, Midhat Paşa’nın sürgününden sonradır. 3 Nisan 1877 ‘de tekrar sulh için, Osmanlı Devletine Londra Protokolü önerilmiş, Osmanlı Devleti 12 Nisan’da bu Londra Sulh Protokolünü reddettiğinde de Midhat Paşa sürgündeydi.

Bu konuda faturayı Midhat Paşa’ya kesmek eğilimindekilerin, objektif olmadıkları meydandadır.

İşin vahametini gören Ahmed Muhtar Paşa, Hersek taraflarında eşkıya takibindeyken, vicdanının sesini dinleyerek Seraskerliğe, Ruslarla savaştan kaçınılmasını içeren aşağıdaki telgrafını gönderir.

Sözü Ahmed Muhtar Paşa’ya bırakalım:

“O sırada Serasker Redif Paşa’dan aldığım bir telgrafnamede, 5"i Hersek ve 10’u Bosna’dan olmak üzere İstanbul’a 15 tabur istenilmesi üzerine;

-“Zaten devletin kuvvet kullanacağı bir yer varsa o da Hersek ve Bosna olacağından, buradan kuvvet istenilmesi işe bir son verilmekte olmasından mı kaynaklandı?” yollu yazılan bir telgrafa cevaben;
-“Hayır, hayır, öyle değil bilakistir. Çünkü biz galipken haksızlıkla Rusya Devleti bizi mağlupmuşuz gibi barışa davet ediyor, biz ise onu kabul edemeyeceğimizden Rusya’ya harp ilanına mecburuz. İşte sizden kuvvet istenilmesinin sebebi bu olduğundan, dakika geçirilmeyerek istenilen kuvvetin İstanbul’a yetiştirilmesi gerekir” gibi bir telgrafname gelmesi üzerine, şu halden gayet müteessir olarak hemen elime kalem alıp aşağıda aynen verilmiş olan telgrafnameyi yazıp şifre ettirerek çektirdim.

Makam-ı Celil-i Seraskerîye’ye [Trebin’den][3]

Mevcut durum üzerine biraz ve özel olarak görüşlerimi açıklamaya kendimi mecbur hissettim. Şöyle ki:

Galip olduğumuz halde haksızlıkla mağlubiyet barışını kabul etmek, ileride daha çok hasara uğrayarak yenik olarak mağlubiyet barışına düşmekten iyidir. Çünkü biz Rusya hafif derece inicitebilecek olan Tiflis veya Kırım veya Besarabya’yı taarruzla zaptedemeyiz. Çünkü yüzde 90 oranında sebepler buna işaret eder. Şayet hudutlarımızı bir zamana kadar muhafaza edebilirsek bu başarıdır. Fakat bu da galiplik barışına sebep olamaz. Bununla beraber Bosna Hersek’i mutlaka kaybederiz. İngilizler bizimle hududa kadar beraber gitmezler. Yalnız Boğazların ve etrafının sınırlı bir şekilde korunmasına yardımcı olabilirler. İşte açıklanan vaziyetler nedeniyle yenik olarak yenikler barışı yapmak sonucunu doğurur. Ama her halde bunun sonu batmak değil mi? Varsın bir saat evvel ne olacaksa olsun denilirse, hayır, ümit altında olsa bile elbet yaşamak batmaktan iyidir. Şimdi konferans[4] bizi söze karıştırmıyor ise de yine bir suretle bekamıza çalışıyor. O vakit bekamıza çalışacak bir heyet bulunabileceğinde şüphem vardır. Şayet beka mukadderse şimdi “kabul edilemez” dediğimiz teklifleri o zaman fazlasıyla birlikte yüklenip fazla olarak bir de harp tazminatı belasına duçar olacağız. Hâsılı ilerideki ağır karanlığa dalmaktan şimdiki haksız mağlup barışını kabul etmek devleti bir ikinci vartadan kurtarmaktır. Özellikle şimdiki galibiyet yönünden bir miktar naz edebilmek hakkını dahi haiz olduğumuz cihetle, ileride daha birçok ziyan ile beraber bunu da kaybetmemeli ve istifade yoluna çalışmalıyız. Zira bu mesele derenin etrafında tutunacak hiçbir dal budak bırakmayıp çoktan mahvetmiş ve bir yanda dalar gibi yuvarlanıp akmakta olan büyük bir sele benzer ki önünden kurtulmak imkânsızdır. Vaziyetin gereği olarak bu fikrimi arz ediyorum.  Etraflıca mütalaa buyurulmasını rica ederim.

8 Kanunievvel sene 1292 ( 20 Aralık 1876)
Ahmed Muhtar

Birkaç gün sonra Serasker Redif Paşa’dan alınan bir telgrafnamede, 28 Aralık 1876’da Girit Valiliği ilavesiyle kumandanlığa tayin olunmuş olduğum gibi, Hersek-Bosna Umum Kumandanlığına da Askerî Mektepler Nazırı Ferik Süleyman Paşa müşir rütbesiyle memur olduğundan, oraya vardığında icra etmesi lazım gelen askerî harekâta dair gerekli talimatın yazılıp eline verilmekle beraber, bir suretinin hemen seraskerliğe gönderilmesi tavsiye olunmuştu.

Bu telgrafı alınca barışı tercih etmeyi tavsiye ettiğim telgrafımın İstanbul’daki etkisini anladım. İstenen talimatı yazarak Girit’e gitmek için hazırlık yapıp halefimin gelmesini beklemeye başladım. Ferik Süleyman Paşa Mekteb-i Harbiye’den sınıf arkadaşımdı. Sultan Abdülaziz’in hal vak’asında aktif olduğu için Abdülhamid, onu sürgün etmeyi düşündüğü sırada benim telgrafım bu düşüncesini uygulamak için fırsat oluşturmuş. Redif Paşa telgrafımı hemen Sadrazam Midhat Paşa’ya gösterip:

-“Buyrunuz, böyle bir telgrafı yazan zat daha kumanda başında kalabilir mi? Bu adam adeta evham getirmiş. İşte ben durumu ihtar etmekle vazifemi yapıp, sorumluluğu attım” demiş.

Redif Paşa anılan telgrafın aksini tutmakla hem Sadrazama yaranmış ve hem de beni çürütmek için Sadrazam gibi bir dost kazanmış olduğundan ikisi birden padişaha gidip;

-“Bu zat evham getirmiş olduğundan bundan böyle kumanda da kalması caiz değildir” demişlermiş.

Padişah da bu fırsatı ganimet bilerek sürgün etmeyi tasarladığı Süleyman Paşa’yı müşir edip yerime tayin etmekle her üçünün de maksatları yerine gelmiş.

Halefim Süleyman Paşa 24 Ocak 1877 de Trebin’e geldiğinde bir-iki saat görüştük. Bu sırada görevden alınmamın sebebini sorduğumda;

-“Canım, öyle telgraf yazılır mı?“ demez mi?

-“Sen de onların fikrindesin” dediğimde;

-“Evet” dedi.

-“Öyleyse sağ kalırsak sonra görüşmeliyiz, Allahaısmarladık” deyip çıkıp Raguza’ya gittim. Oradan posta vapuruyla Şira’ya vardığımda, Sadaretten aldığım 6 Şubat 1877 tarihli bir telgrafta, Anadolu Harp Ordusu müşirliğine tayin olunduğumla beraber, selefim Sâmih Paşa’nın Girit’e varışına değin Girit’te bulunmam bildiriliyordu.

AVRUPA’YA SÜRGÜN EDİLEN MİDHAT PAŞA İLE GÖRÜŞMESİ

Girit’e gitmek için Hanya’ya telgraf yazarak Suda[5] limanında demirli olan donanmadan bir vapur istedim. O sırada bir vapur göründü. Bunun İstanbul’dan gelmekte olan İzzeddin Vapuru olduğu ve içinde sadaretten azledilen Midhat Paşa olup sürgün olarak Avrupa’da bir iskeleye götürüldüğü, Şira Limanına varışında anlaşıldı. Vapura gidip, kendisini gördüm. Kederli bulunduğu gibi, besbelli bana ettiğini de hatırlamış olmalıydı ki, sessiz kaldı. Ben de bir kahve içip hal hatır sorduktan sonra hiçbir şeyden bahsetmeyerek yanından ayrıldım. Zaten gemide hayli muhafız ve zabitan ve yaverler bulunduğundan, vapura gelip Midhat Paşa ile görüştüğüm derhal İstanbul’a telgrafla bildirilmiş.[6]

93 Harbi’nin efsanevî kumandanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın buraya kadar anlattıkları ve gözlemlerine göre; harbe taraftar olanlar; Serasker Redif Paşa, Askerî Mektepler Nazırı Ferik Süleyman Paşa ve Midhat Paşa’dır.

25 Nisan 1877 de Rusların saldırısıyla başlayan savaştan yaklaşık 3 ay önce, 5 Şubat 1877’de Osmanlı Hududu haricine sürgün edilen Midhat Paşa’nın savaş taraftarı olduğu söylentisine karşı, Genç Osmanlılardan Ahmed Saib’in ifadesiyle, “son raddeye kadar direnip, nihayetinde düğümlemek” şeklindedir.

Bu savaş hengâmında Sultan Abdülhamid’in meyli konusunda Ahmed Saib’in değerlendirmesi şöyledir:

“Bu esnada Dördüncü Ordu’nun merkez kumandanı Ali Rıza Paşa namında bir zat, vaktiyle Kırım Muharebesi’nde bulunmuş ve iki taraf askerini ve askerliğini mizan-ı itibare alarak: “Bu hal ile biz muharebe edemeyiz. Edersek ukelâya karşı cinnet etmiş oluruz” yolunda fikrini açıklayarak fakat sürekli İstanbul’dan gelen haberlerden işin kendi fikri zıttına geliştiğini anlayınca sonucun vahametini görmemek için düşüne düşüne bir gece intihar ile bu sıkıntılardan kurtulup gitmiştir.”

“Her ne ise, şurası muhakkaktır ki bu hengâmda bizde muharebeyi istemeyen zevat az değildi. Fakat tarafsız olmak üzere şunu da ilave edelim ki şu devirde Millet-i Osmaniye’de Ruslarla harbe tutuşmak arzusu dahi ziyade olup vaziyet ve kamuoyu harbe müsait idi. Çünkü 15 aydan beri ortaya konulan Şark Meselesi bu müddet zarfında ve hususiyle Sırbiye ve Karadağ muharebeleri esnasında düşmanlıkların geçerli olduğu şiddet, matbuat arasında bir kalem mücadelesi ve bu da zaten Ruslarla Türkler arasında iki asırdan beri mevcut olan nefret ve düşmanlığı uyandırmış ve her iki tarafında kamuoylarındaki muharebe hırsları şu sırada pek ziyade şiddet kesbetmiş idi. Bu suretle Osmanlı Yurdunda da muharebeyi arzu edenler pek çok var idi ki bunların başlarında Makam-ı Hükümdâriyi işgal eden Sultan Abdülhamid idi. “

“Sultan Abdülhamid muharebeyi arzu ediyordu. Çünkü muharebe ne? Ve muharebenin mülk ve millete tesiri ve vahameti nedir? Buralarını bilmez idi. Müşarünileyh Avrupa prens ve Veliahtları gibi yoluyla terbiye ve muamelât-ı umumiye kesbederek bu makama gelmemiş ve 33 senelik ömrü hayatını umûr-i devletten uzak haremde büyümüş ve bu kıymetli zamanını kadınlar ve harem ağaları arasında geçirmiş idi. Ve bundan dolayı Makam-ı Hükümdâriye geldiği zaman dahi cahil ve her işte tecrübesiz idi.”

Bu zat padişahın ağzından çıkan bir sözle yüzbinlerce ocak söndüğünü ve eğer muharebenin neticesi vahim olursa; ecdadının ve millet-i osmaniyenin bu kadar fedakârlık ve kan dökmekle elde ettikleri fütuhat bir kalemde düşmana geçeceğini ve bundan dolayı da hicrete mecbur olan ahali-i İslamiye içlerinde çoluk- çocuk bulunduğu halde yollarda dökülüp mahvolup gideceğini hatırına bile getirmez idi. “[7]

Jön Türk yanlısı Ahmed Saib’in bu görüşlerini, Gazi Ahmed Muhtar Paşa da teyit etmektedir:

 “12 Şubat 1292 (24 Şubat 1877) tarihinde İstanbul’a vardım.“[8]

 “Cuma günü selamlık resmi Tophane’de Adliye Camii’nde yapıldı. Namazdan sonra Padişah, Tophane avlusundaki saraya gelip beni de çağırdığından, şömine önüne oturup uzun bir müddet konuştuk. Sultan, evvelce hissettiğim Rusya’ya harp ilan etmek fikrinin bu sohbette ne yazık ki, hakikat olduğunu anladım. Huzurdan çıkıp aşağı indiğimde, Serasker Redif Paşa ile Tophane Müşiri Mahmud Celaleddin Paşa’nın bu sohbetin uzamasından epeyce kuşkulanmış olduklarını gördüm[9]

“Ortalıkta harp taraftarlığı meydan aldıkça aldı. Biçare halkın işin aslını bildiği yok. “[10]

Ahmed Saib, Jön Türk yanlısı Abdülhamid muhalifi olduğundan Kahire’de 1910'da basılmış eserinde, Abdülhamid’in savaş yanlısı olduğunu söylüyor. Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Babıâlide 18 Ocak 1877 deki Genel Meclis’in kararlarından bir ay sonra padişahı ziyaret ettiğinde, Savaş Kararı verildikten sonra görmüş olduğundan Abdülhamid Hanı savaş taraftarı olduğunu zikrediyor. Gerçekte, Sultan’ın savaşı arzulamadığı, özellikle Mabeyn Feriki Eğinli Said Paşa’nın ifadelerinde nettir. Sultan Abdülhamid Han’ın çoğunluğun görüşlerine uyduğu ve kendisini kararı icraya mecbur hissettiği anlaşılıyor. (Keşke kendisini mecbur hissetmeseydi… )

Bu tek adamın etrafında çember oluşturup baskı kurarak harp taraftarlığı yapanların başında Tophane Müşiri Mahmud Celaleddin Paşa gelmektedir.[11]

Padişaha “Saye-i şahanenizde mühimmatımız var, kulunuz ben mühimmat yetiştiririm” dedi. [12] Padişahı savaşa ger fırsatta teşvik etti. İngiliz Sait Paşa [13] onun için “ Behey hınzır, behey ahmak!. Memleketin izmihlaline çalışıyorsun haberin yok. Söylediğin hep yalan.[14]

 Sultan Abdülhamid 93 Rus Savaşı’nın önüne geçebilseydi, devleti pek büyük tehlikeden kurtarabilecekti. Çok etraflı ve derin incelemelerim sonucunda bu savaşın kaçınılmaz olmadığına, hatta Çar II. Aleksandır’ın da buna taraftar bulunmadığına, savaş ortasında bile hafif şartlarla beladan sıyrılmanın mümkün olabileceğine kanaat getirdim.

Şu halde Rusya birazcık hoşnut edilse, medeni dünyaya biraz cemile gösterilse, Plevne Savaşları esnasında ortaya çıkan fırsat kaçırılmayıp barış yapılsa, sonra ilan edilen meşrutiyete uyulsa, yasayla eşitlik ve adalet sağlansa, devlet ölümcül hastalıktan kurtarılırdı. Gerçi Mithat Paşa Kanun-i Esasi’si ilan olunur olunmaz, özellikle İstanbul halkına bir tür cinnet bulaştı. O zamanki kanunlara göre savaş güçlüklerinden doğrudan doğruya etkilenmeyecek olan bu şehir sakinleri de, hoca efendiler de – büyük ihtimal teşvik eseriyle- savaş taraftarlığı yaptılar, halk:

İçmeyiz gayri esaret suyunu zehir olsun,

Sataruz anasını İgnatiyef kahrolsun

Bu nizâmât-ı esâsiye bize fahrolsun

Teraneleriyle şımarıklık gösterdi. Fakat zamanın vükelâ ve devlet adamları dünya şartlarına vâkıf, ülkenin maddi ve manevi güç ve kuvvetini bilen, vatan ve milletin menfaatini kendi çıkar ve kişisel duygularının üstünde tutan insaf ve vicdan sahibi kimseler olsalar, Sultan Hâmid de Meşrutiyet’i kaldırmak, hasımlarını ezmek ve istibdadını devam ettirmek konusundaki gayret ve çabasını, herkesçe teslim edilen zekâ ve dirayetini, bu yoldaki delice yüksekten atma taşkınlıklarını gemleyip sınırlama konusunda harcasaydı, tehlikenin önüne geçilip gitmişti. Çünkü Avrupa da, bizim imha edilmemiz hususunda birlik halinde değildi.

Teselya Savaşı’ndan sonra da içeride ve dışarıda kamuoyu devlet lehine eğilim kazanmıştı. Bu savaştan sonra Padişah adil bir idare kurulmasına, gelir ve giderlerin denkleştirilmesine, milletin kalbinin kazanılmasına çaba gösterse, saltanatını kurtarabilir ve çöküş sebebi olan sonraki olayların çıkmasına engel olabilirdi. Fakat Saray bu galibiyetin hak ve şükranını bilmedi; başarıdan yararlanarak baskısını artırdı. Devletin resmi idaresi olmasa bile, hükumetin hazinesi Türk, hatta Osmanlı vatanı ile hiçbir ilgisi olmayan, sadece servet biriktirme peşinde koşan kimselere verildi.[15]


[1] Bu tezkirenin tam metni için bakınız; İbrahim Yıldırım, Yıldız Mahkemesinin İç Yüzü, Yüzleşme yy-İst- 2023 sh: 59

[2] Sürgünü gerçekleştiren Eğinli (İngiliz) Sait Paşa, olayı kendi ağzından, tüm detaylarıyla Davut Erken Eğinli Sait Paşa’nın Hatıratı, Bengi yy, İst-2011 sh: 121 ve devamı

[3] Trebinje, Bosna Hersek’te bir şehir.

[4] İstanbul Konferansı

[5] Suda (Yunanca: Σούδα), Yunanistan'ın güneyinde Akdeniz'de bulunan bir adadır. Ada, Girit'in kuzeybatısında Suda Körfezi üzerinde Leon adasının hemen yanında yer almaktadır. İdari olarak Girit bölgesine bağlı Hanya belediyesi sınırları içerisindedir.

[6] Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Evveli, Tarih Vakfı Yurt yy. İst-1996 sh: 146-149 (Tarafımdan sadeleştirildi)
Gazi Ahmed Muhtar Paşa, bu görüşmesini, tevile mecbur kalmış:” Midhat Paşa’nın İzzeddin Vapuru ile Şira Limanına gelişi dikkatini çektiğinden, Avrupa’ya sürüldüğü sözü şüphesini artırdığından, durumu anlamak için Vapura gittiğini, bu adam sadrazamlık yapmış, İzzeddin Vapuruyla Avrupa’ya kaçıyor ise, derhal vapuru hükümet namına haczedip orada tevkif etmek niyetindeydim” diyerek açıklama yapmaya mecbur kalmıştır. Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sanisi sh: 4

[7] Ahmed Saib, Abdülhamid’in Evâil-i Saltanatı, 2. Tabı, Hindiye Matb. Kahire 1326 sh 190-191 (Tarafımdan sadeleştirildi)

[8] Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i sânisi,1294 Anadolu’da Rus Muharebesi, Mekteb-i Harbiye Matb. İst. 1228 Sh: 2

[9] Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i sânisi Sh,10

[10] Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i sânisi, Sh: 10

[11] Bu Mahmud Celaleddin Paşa, Sultan Abdülmecid’in kızı Cemile Sultan’ın kocasıdır. Damad Mahmud, kayın biraderi II. Abdülhamid’in padişah olması için en çok çaba gösteren idi.

[12] Burhan Çağlar, İngiliz Said Paşa’nın günlüğü Jurnal Arı-Sanat yy İst-2010, sh: 130

[13] İngiliz Said Paşa, Mabeyin Müşiri idi ve Mahmud Celaleddin’in kız kardeşi ile evli olup, eniştesiydi.

[14] Burhan Çağlar, a.g.e. sh: 131 İngiliz Said Paşa anılarında, çok yerde, kayın biraderi Mahmud Celaleddinden “Ahmak Mahmud” olarak zikreder.

[15] Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, Timaş YY. İst. 2017 C. 1 sh: 17-18

Kenan TOKGÖZ

Kenan TOKGÖZ

VEFA VE ADANMIŞLIK: YENİDEN İBADETE AÇILAN KEMERALTI CAMİİ ÜZERİNE BİR GÖNÜL YAZISI...

SÜPER LİG PUAN DURUMU

Puan Tablomuz Otomatik Güncellenmektedir.