İbrahim YILDIRIM

[email protected]

II. ABDÜLHAMİD’İN 93 HARBİ YÖNETİMİ

II. Abdülhamid, kritik mevkilere yaptığı hatalı atamalarla daha savaş başlamadan savaşın idaresine önemli zararlar verdi. Saltanata olan sadakatiyle tanınan ama geçmişte darbecilerle yakınlığından dolayı fazla güvenmediği Redif Paşa’yı serasker olarak atadı. Redif Paşa, bulunduğu rütbeye askerî açıdan oldukça tartışmalı ve şüpheli bir şekilde gelmiş alaylı bir subaydı. Ayrıca kendi şahsi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, yoz ve rüşvetçi bir kişiliğe sahipti. Savaş döneminde seraskerlik yapabilecek bilgi birikimi, kabiliyeti ve otoritesi bulunmamaktaydı. Buna rağmen savaş kararının alınması, ordunun seferberlik ve yığınaklanmasıyla savaşın başlangıç döneminde çok kritik rol oynamıştır.  Mabeyn ve Tophane Müşiri Damat Mahmut Celalettin Paşa ise, diğer bir cahildi; ama savaş idaresinde söz sahibi olmuş şahsiyetlerden biriydi. II. Abdülhamid’in kız kardeşiyle evli olmasının yanı sıra, onun tahta çıkmasında da önemli rol oynadığı için güvenini kazanmıştı. Hiçbir askerî eğitimi ve komuta tecrübesi olmamasına rağmen savaşın sonuna kadar padişahın en yakın askerî danışmanlığını üstlendi; Redif Paşa’dan sonra Serasker Kaymakamlığı ve Seraskerlik yaparak padişahı yönlendirmeyi başardı.

Osmanlı Hükümdarları, devletin kurulduğu zamandan beri ordunun başkumandanı sayılırdı. Bunların içerisinde orduyu zafere ulaştıranlar az değildi. Fakat birkaç yüz seneden beri tahta geçen hükümdarlar, orduya kumanda edecek evsafta olmadıklarından başkumandanlık sıfatı teoride kalmıştı.

Son dönemde Sultan Abdülaziz Hüseyin Avni Paşa’nın gösterdiği himmetle, [1] Osmanlı Ordusunun ıslahına taraftar olmuş ve yardım etmişti. 93 gün Padişahlık yapan V. Murad ne yazık ki bir şey yapmadı. Ancak bundan sonra hükümdar olan II. Abdülhamid bilgisi ve tecrübesi olmadığı halde ordunun her türlü işine karışmaktan kendini alamamıştı. Bu yüzden Osmanlı ordusunda en büyük kusur ve noksan düzensizlik emir ve komutada görülmüştür.

Hükümdardan sonra Serasker ordunun en büyük kumandanı sayılırdı. Savaştan bir yıl kadar öncesine kadar bu görevde olan Hüseyin Avni Paşa vazife başında bulunduğu sürede gösterdiği ciddiyet ve şiddet ve uyguladığı düzenlemeler sayesinde orduya bir düzen getirmişti. [2]

Ancak bu zatın katledilmesinden sonra yerine gelen Abdülkerim Paşa da Seraskerlikten ayrılınca bu makama Redif Paşa getirildi. Redif Paşa mektepli olmayıp alaylı idi. Abdülhamid’e yaranmak siyasetini takip etti. Seraskerin bu tavrı II. Abdülhamid’e ordunun emir ve kumandasına karışmak heves ve cesaretini artırdı. Hâlbuki genel bilgisi bile pek basit olan Abdülhamid, askerlikten de anlamazdı.

Bundan başka Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve intiharı ve arkasından 93 günlük padişahlığından sonra V. Murad’ın hastalığı yüzünden hal’ edilmesi ve bu işlerde ordu ve bazı erkânın önemli rol oynamış olması, yaradılışında korkak ve pek vehimli ve vesveseli olan Abdülhamid’de, ordu kumandanlarına karşı derin bir itimatsızlık uyandırmıştı.

Sultan II. Abdülhamid han 1842 doğumlu olduğuna göre savaş esnasında(1877 de)  34-35 yaşlarındaydı. Ve cephede değil, Savaşı Yıldız Sarayı’ndan idare ederken, Çar II. Aleksandır 1818 doğumlu olup 1877 de 59 yaşında ve Cephenin her alanında bizzat bulunuyordu.

Kafkas cephesine Çarın kardeşi Grandük Mihail Nikolayeviç kumanda ediyor, Balkan Cephesinde diğer kardeşi Nikola Nikoleyeviç kumanda ediyordu. Yine Balkan cephesinde bir birliğe kumanda eden oğlu Veliaht General Grandük Viladimir Alexiyeviç (Çareviç) hep cephedeydiler…[3]

Bir taraftan bilgisizlik ve sorumluluk korkusunun diğer taraftan güvensizliğin tesiriyle savaşta ordunun emir ve kumandasını bizzat kontrolü altında tuttuğu bir takım komisyonlara ve kurultaylara verdirdi.

Savaş Tarihlerinde emsaline rastlanmayan bir yönetim oluşturdu. Kumandanların cepheden gönderdikleri tasarı bu kurultaya gelir. Bu kurultayda yapılan uzun müzakereler sonunda, uygun gördükleri seçenekleri padişaha arz ederler, padişahın onayından sonra telgrafla cepheye uygulama emirleri gönderilirdi.

Meclis-i Askerî” denilen bu kurultayın Reisi; Sadrazam, Azaları ise; Serasker, Bahriye Nazırı, Tophane Müşiri ile diğer bazı müşirler ve bazı vekillerdi. Bir süre sonra mazul vekillerden de bazıları bu kurultaya üye oldular.

Başta kurultayın esas vazifesi ordunun lojistik ihtiyaçlarını temin etmek, cephane ve erzakını yetiştirmek idi. Fakat az zaman sonra kumandaya ve askerî hareketlere karışır oldu. Hele mağlubiyetler baş gösterdikçe bu askerî meclisin masa başında kumanda işlerine karışması arttı. Meclis kumandanların genel karargâhı haline geldi. Başlangıçta kurultay üyelerinin sayısı reisle beraber 13 iken, sonraları bunun sayısı 25 ‘e kadar çıktı. Artık işler görülemez hale dönüştü.

Böyle bir meclisin oluşumunda yolsuzluk ve tehlike varken bir de üye seçimlerinde isabet yoktu. Üyelerden bazılarının ne dediğini bilmez, gerçeği kavramaz bazıları da ömründe askerlik yapmamış hatta bir silah bile atmamış ordu ve savaşın ne olduğunu bilmez ahmak ve cahillerdi. (Mir’at-ı Hakikat ’ten) 

Nihayet 26 Mayıs 1877’de yalnız savaş harekâtına bakan bir “Meclis-i Umûr-i Harbiye” (Savaş İşleri Meclisi) adıyla ikinci bir kurultay kuruldu. Bu kurultaydaki üyelerin çoğu asker ve nispeten azdı.

Savaş İşleri ve orduya verilecek emirler “Meclis-i Hass-ı Vükelâ”,Meclis-i Muhtelit-i Umûmi” , “Meclis-i Askerî”, “Heyet-i Müşavere-i Harbiye” veya “Meclis-i Umûr-i Harbiye” adlarındaki kurultayların müzakereleriyle oyalandı, ezildi, büzüldü işe yaramaz ve fayda verme bir hale büründü.

Bununla beraber Serasker Redif ve Tophane Müşiri Mahmud Celaleddin[4] ve Mabeyn Feriki Said [5] Paşalardan oluşan ve Yıldız Sarayında toplanan ayrıca “Hususî Kurultay” Hükümdara müşavirlik vazifesi görürdü. Mâbeyn Başkâtibi Said Paşa[6] da ara sıra meclisin müzakerelerine iştirak ederdi.  Bu komisyon daha sonra literatürde “1877 Rus muharebelerinin Yıldız’dan idare edildiği yer” olarak anılmıştır.[7]

Yıldızdaki Merkez yönetimi ve cephelerdeki birlikler arasında 37 binden fazla telgraf metni gönderilmiş olduğunu biliyoruz.[8]

Önemli emirler çoğunlukla bu meclis tarafından kararlaştırılır ve hükümdarın onayı ile kumandanlara tebliğ olunurdu. Karışık ve içinden çıkılması güç olan ve neticesinde sorumluluk sezilen sorunlar öteki kurultaylara havale edilirdi.

Osmanlı Ordusunda emir ve kumandadaki karışıklık bundan ibaret değildi.

Ordunun Rumeli Cephesi kumandanı Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Nadir Paşa’ydı. Bir süre sonra azledilince yerine “Tuna Başkumandanlığı” unvanıyla Müşir Mehmed Ali Paşa[9] tayin edildi. Azlolunan Serasker Redif Paşa’nın yerine de vekâleten Fosfor Mustafa Paşa getirildi.

Mehmed Ali Paşa kendisine verilen tüm Rumeli Orduları kumandanlığı kuru bir sözde kalmıştır. Aşağıdaki biyografisinden de görüleceği üzere 6 Temmuz 1877 de Müşir olmuş, bundan 13 gün sonra da Umum Kumandanlığa getirtilmiştir. Oysa Osman Paşa, Süleyman Hüsnü Paşa kendisinden kıdemli paşalardı.

21 Temmuz 1877 de Saraydan başlıca birer grup kumandanı sayılan Mehmed Ali, Osman ve Süleyman Paşalara çekilen telgraflarda:

“Kumandanlardan hangisi gayretli ve başarılı olursa maddi ve manevi ödül verileceği ve Seraskerlik Makamının vekâletle yönetildiği belirtilerek kazanan kumandanın Serasker tayin olunacağı” ima edilmiştir.

Böylece Mehmed Ali Paşa yalnız “Tuna Şark Ordusu kumandanı” kaldı ve bu üç büyük grup kumandanı arasında bir bağ kurulamadıktan başka bir de rekabet hastalığına uğratıldılar.

Kumandadaki dağınıklık bununla da kalmış değildir. Savaş yerlerindeki kıta kumandanlarından başka büyük rütbeli mevki kumandanları da vardı. Bunlar da doğrudan doğruya Saray ve İstanbul Makamlarıyla iletişimde idiler ve emirler alır uygularlardı. Hâsılı cephede kumanda düzeni olmadığından her kumandan merkezle irtibatlıydı.

Son derece vesveseli ve vehimli olan II. Abdülhamid kumandanların ve askerin hal ve vaziyetlerini araştırmak ve gözaltında bulundurmak merakında idi. Güvendiği yaverlerinden birçoğunu ve hele o tarihte Başyaveri Mehmed Paşayı savaş yerlerine gönderir, teftiş ettirir ve bunlardan aldığı fikir, mütalaa ve malumat üzerine hareket ederdi.

Kumandanlar askerî hareketler ve işler için Saraya, Sadaret ve Seraskerlik makamlarına, Tophane Müşiriyetine yani ayrı ayrı dört yere müracaata mecbur oluyorlardı. Bu makamlar da aldıkları telgraf veya mektupları birbirlerine bildirirler, bir taraftan da yukarıda ismi geçen kurultaylara verirlerdi. Bu yüzden aynı iş için birçok mektuplaşmalar olur ve pek çok külfetler yüklenilir, boş yere kıymetli zamanlar kaybedilirdi.

Plevne düştükten sonra II. Abdülhamid ordunun bir yerde toplanmasından korktuğundan ve o aralık rakipsiz kalan Müşir Süleyman Paşa’ya güvenmediğinden, hele Balkanlardan sonra orduya verdiği yanlış ve hatalı emirlerle hem bunu hem de memleketi pek acıklı felaketlere uğratmıştır.[10] 

ABDÜLHAMİD OLAĞANÜSTÜ TOPLANTI DÜZENLİYOR

31 Ocak 1878 de Edirne ateş-kes anlaşmasından sonra, başlayacak olan barış görüşmelerinin ağır geçeceği endişesiyle Abdülhamid olağanüstü bir toplantı düzenledi. Bu toplantıya bütün bakanlar, eski Sadrazamlardan Mehmed Rüştü Paşa ce Edhem Paşalar, eski Şeyhülislam Hayrullah Efendi, Âyan Meclisi reisi Asım Paşa ve ileri gelen ulema Paşalar ve feriklerden bazı askeri ümerâ devlet ileri gelenlerden bazı şahsiyetler Mebusan Meclisi Başkanı Hasan Fehmi Efendi, İstanbul Mebuslarından Astarcılar Kethüdası Ahmed Efendi ile Hüdavendigâr-zade Ohannes Efenedi ve Bursa Mebusu Bahaeddin Efendi 13 Şubat 1878 Çarşamba günü Yıldız Sarayına davet edildiler.

Başvekil Ahmed Vefik Paşa durum hakkında kısa bir konuşma yaparak, İngiliz Donanmasının Marmara Denizine girdiğini ve Mudanya’da bulunduğunu, Rus Ordusunun İstanbul’a yürüyecek olursa ya karşı koymakla yeniden savaşa tutuşmak yahut barış yapılmak konusunda bir karara varılması hususunu dile getirdi.

Askeri ümera, güçlerinin Rusya’ya karşı koymaya yetmeyeceğinden barış yapılması yönünde görüş bildirdi. Diğer katılımcılar da bu görüşü destekleyen mütalaada bulundular. Fakat Şeyhülislam Halil Efendi, âyandan Kazasker Hilmi Efendi, Ruslara karşı konulması görüşünü savundular. Eski Tophane Müşiri Damad Mahmud Celaleddin Paşa Rus Ordusunun İstanbul’a girmesinin saltanatın yıkılmasını intaç edeceğini söyleyerek buna muhalefet etti. Yeni Tophane müşiri olan Namık Paşa; “ Mademki İngiliz gemilerinin gelmesine mani olmak mümkün değildir. Rus fırkasının da İstanbul’a girmesi tabiidir. O durumda Osmanlı Hükumetinin nüfuzu kalmayacağından Ruslar Padişahımızı tahakkümü altına alırlar. Böyle bir duruma meydan vermemek için Padişahımızı ve Vükelâ Heyetini Anadolu yakasına geçirmek icabeder” dedi. Fakat hazır bulunanlar:

“Padişahımızın ve Vükelâ Heyetimizin İstanbul’dan çıkması, çöküşümüzü çabuklaştıracağından asla caiz değildir” diyerek Namık Paşa’nın sözünü kestirdiler.

O sırada mebuslardan Astarcılar Kethüdası Ahmed Efendi birden ayağa kalkarak, o zamana kadar hiç alışmadığı bir dille hitap etti:

Padişah huzurunda böyle toplantı yaparak işlerimize çare düşünülmesi zamanında gerekti. Siz bizim düşüncelerimizi çok geç soruyorsunuz. Felaketin önünü almak kabilken bize ciddi şekilde başvurmalıydınız. Mebusan Meclisi, kendi bilgisi dışında olarak meydana gelmesine sebebiyet verilmiş bir durumdan dolayı asla mesuliyet kabul etmez. Bundan başka Meclisin müzakere ettiği meselelere ait görüşlerin hiçbiri dinlenilmemiştir. Kararlar yerine getirilmemiştir. Yine tekrarlarım, Mebusan Meclisi bugünkü güçlüklere sebep olan olaylardan dolayı hiçbir mesuliyet kabul etmez.”

Abdülhamid bu sözlere sinirlenerek bizzat cevap verdi. Bu savaşa ait hiçbir mesuliyetin kendisine râci olamayacağını, bu sözleri kabul etmeyeceğini bilakis, kendisine düşen vazifeyi ifadan dolayı milletinden mükâfat beklediğini ileri sürüp, Hazine-i Hassa Nazırına hitabederek:

Said Paşa! Şu herife bir cevap ver, heyet işitsin” buyurdular. Said Paşa bu savaşa nasıl girilmiş olduğunu uzun uzun anlattı. Sarayın harbin idaresine karışmadığını ileri sürdü.

Fakat Astarcılar Kethüdası Ahmed Efendi bu sözlere önem vermeden ısrarını sürdürdü. Esnaftan bir adamın bir Padişahı yüzüne karşı alenen tenkidi Osmanlı Devletinde ilk defa oluyordu. Abdülhamid tekrar ayağa kalkıp eskisinden daha sert bir tavırla müdahalede bulundu. “Bu sözleri garazkârâne bularak kesinlikle kabul etmeyeceğini ve kendisine düşen vazifeyi ifa etmiş olduğunu tekrarladı ve şimdi bile kendisine katılacaklarla veya tek başına Rusların üzerine yürüyüp ölünceye kadar dövüşmeye olduğunu ancak Astarcılar Kethüdasının hükümdarına karşı gösterdiği cür’etten dolayı cezasını yine meclise havale ettiğini çünkü bazı garazkârların böyle davranışlarla bu dar zamanda Devletin işlerini güçleştirmeğe çalıştıklarını ilave etti. Sözlerini de “Ben artık dedem Sultan Mahmud’un yolunda gitmeye mecbur olacağım diye bitirdi. Bu suretle babası Abdülmecid’in ilan ettiği Tanzimat devrinden II. Mahmud’un mutlak idare tarzına dönmek niyetinde olduğunu anlatmak istedi.

ABDÜLHAMİD MECLİSİ FESHETTİ!..

Abdülhamid hakikaten de öyle yaptı. Kanun-i Esasinin kendine verdiği yetkiye dayanarak meclisi feshetti.

O sırada Mecliste bulunanları bir hayret kapladığından Astarcılar Kethüdası Ahmed Efendi’yi bir odaya kapatıp gözaltına aldılar. Ahmed Vefik Paşa saltanat makamı aleyhine konuşmuş bazı mebusları derhal memleketlerine gönderdi. Padişah ise bunların örfi idare mahkemesinde yargılanmalarını istiyordu. Ahmed Vefik Paşa bunu doğru bulmamış ve yapacağı tepkiyi hesaplayarak İstanbul’dan uzaklaştırılmalarının yeterli olacağına padişahı ikna etmişti. [11]

“Midhat Paşa’nın baskısı Ziya ve Namık Kemal Beyler gibi meşrutiyet yanlılarının yardımıyla 23 Aralık 1876’da Kanun-i Esasi ilan edilerek meşruti idare sistemine geçilmişti. Ancak 19 Mart 1877 de açılan Meclis-i Âyan ve Meclis-i Mebusan 14 Şubat 1878 de Sultan II. Abdülhamid tarafından 93 Harbiyle ilgili tartışmalar sonucunda kapatıldı. [12]


# EK: HÜSEYİN AVNİ PAŞA


Hüseyin Avni Paşa sağ olup ta Serasker bulunsaydı, harpten anlamayan II. Abdülhamid’in kendi işine karışmasına rıza göstermezdi. Bu durumda savaşın Yıldız Sarayı’ndan idaresi söz konusu olmaz, muhtemelen savaşın seyri de değişirdi. Merhum Emekli General İbrahim Halil Sedes’in değerlendirmesini arz ediyorum:

Hüseyin Avni Paşa Ispartalıdır. Mekteb-i Harbiye’nin ilk defa çıkardığı Erkân-ı Harp[13] sınıfının birincisiydi. Azamet ve temkiniyle nam salmış olup tehdidini yerine getirmeye muktedir bir âmirdi. Ordu erkânı büyük bir saygıyla yanına girerler hatta ferikler[14] de müsaade etmedikçe ve yer göstermedikçe ayakta emir telakki ederlerdi. Hiddet gösterdiği nadiren görülmüştür.

1869 senesi teşkilatıyla son derece yeterli bir organizatör olduğunu göstermiştir. Osmanlı Ordusu bu Rus savaşında, meydana koyduğu savaşçılık kabiliyetini ve kazandığı başarıların bir kısmını Hüseyin Avni Paşa’nın himmetiyle yapılan düzenlemeye ve yine onun gayretiyle satın alınan silahlara borçludur.

Osmanlı Devletini ortadan kaldırmaya azmetmiş olan Çarlık, birçok siyasi karışıklık çıkartmakla beraber Osmanlı Ordusunda intizam bağlarını bozacak vasıtalara müracaattan da geri durmamıştı.

Yerini o aralık başka bir zatın dolduramayacağı bilinen ve aynı zamanda Rus Politikası aleyhtarlığıyla tanınmış olan Hüseyin Avni Paşa’nın öldürülmesinde Rus Elçisi General İgnatiyeff’in önemli bir rol oynadığı kanaati vardır.

Sultan Aziz devrinde Rus elçisinin Saraydaki kadınlar arasında da sıkı taraftarları bulunduğu muhakkaktır. Hüseyin Avni Paşa’yı öldüren Çerkez Hasan Saraydaki kadınlardan birinin yakın akrabası idi. İntikam almak gayretiyle bu adamın işlediği cinayetin bu kadınlar teşvikçisiydiler.

Hüseyin Avni Paşa hayatta ve Seraskerlik makamında kalmış olsaydı savaşın neticesi başka türlü tecelli edecekti. Olayların akış şekli araştırılınca bunu bir gerçek olarak kabulde tereddüt edilmez.

Altı defa Seraskerlik makamına gelen Hüseyin Avni Paşa’nın, birinci defa bu vazifeyi üzerine aldığı zaman yaptığı ilk iş rütbelerin tasfiyesi olmuştur. Abdülmecid zamanında devletin ileri gelen büyük memurlarının çocuklarının genç yaşlarda büyük rütbelerle Erkân-ı Harbiye Dairesine memur edilmeleri hemen hemen adet olmuştu. Hüseyin Avni Paşa bu gibilerin kayıtlarını ordudan kayıtsız şartsız sildirmiştir.

Elhasıl Osmanlı Ordusunu yeniden silahlandıran ve buna tekrar bir düzen veren bu zat olmuştur.[15]

İMZA GÜNÜNE DAVET


[1] Emekli General Halilm Sedes’in Hüseyin Avni Paşa hakkındaki değerlendirmesi makalenin sonunda EK olarak verilmiştir.

[2]   İbrahim Halil Sedes 1877-1878 Osmanlı Rus ve Romen Savaşı, Genel Kurmay yy. Askeri Matbaa-1935 sh:122/Mesut Uyar, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi Yıl 18 Sayı 36 (Güz 2022) sh: 616

[3] H.Hikmet Süer, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi, Genel Kurmay Basımevi Ankara -1993

[4] Abdülhamid’in eniştesi olup, Cemile Sultan’ın kocasıdır. Taif’te Midhat Paşa ile birlikte 7 Mayıs 1884 gecesi boğdurularak öldürülmüştür.

[5] Büyük Said Paşa veya İngiliz Said Paşa olarak da bilinir.

[6] Küçük Said Paşa olarak da bilinen, Mehmed Said Paşa’dır.

[7] Erol Özbilgen, Osmanlı’nın Balkanlardan Çekilişi, Süleyman Hüsnü Paşa ve Dönemi, İz yy 2. Baskı İst-2012 sh: 97

[8] Erol Özbilgen, a.g.e. sh: 96

[9] Mehmed Ali Paşa, Macarlı lakabıyla bilinir. 18 Kasım 1827 de Almanya’nın Magdeburg şehrinde Fransız Protestan mezhebine mensup bir aileden doğmuş olup asıl adı; Carl Detroit idi. Erken yaşta anne ve babasını kaybedince, bir gemiye muço olarak girmiş ve 14 yaşında Bebek’te demirleyen gemiden karaya çıkarak Osmanlı’ya iltica etmiştir. Âli Paşa’nın himayesine giren Carl Detroit Müslüman olarak Mehmed Ali adını almıştır. Mehmed Ali büyük bir arzu ile Türkçe öğrenmiş ve Harbiye’ye kabul edilmiştir. Mehmed Ali Harbiye’nin 6. dönemi mezunları arasında 1853 yılında Kırım Harbi’nin çıkması yüzünden erkân-ı harp eğitimi tamamlanmadan bir yıl önce, kurmay diploması verilmeden kıtaya çıkarılmıştır. Kırım Harbinde Şumnu’da Serdar-ı Ekrem Ömer Lütfi Paşa’nın karargâhında görev yapan Mehmed Ali 1862 Karadağ Seferinde de paşanın

Maiyetinde bulunmuştur. 1869 yılında generalliğe terfi eden Mehmed Ali Paşa 1873 yılında Yunan sınırında 300 Arnavut eşkıyayı astırarak asayişi sağlamış ve 1875 yılında ferik olmuş ve 1876 Hersek olaylarında Yenipazar kolordusu komutanlığına getirilmiştir.

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Yenipazar Komutanı iken 6 Temmuz 1877 tarihinde 49 yaşındayken müşir (mareşal) olmuştur. Mehmed Ali Paşa 19 Temmuz 1877 tarihinde Tuna Ordusu Umum Kumandanlığına tayin edilmişse de kısa bir süre sonra başarısız bulunarak 2 Ekim 1877’de görevden azledilmiştir. Bu azilden sonra kısa süreli olarak Bosna Umum Kumandanlığı ve sonra Sofya Ciheti Kumandanlığına atanan Mehmed Ali Paşa 1877 sonlarında İstanbul’a çağrılarak Heyet-i Müşavere-i Harbiye Riyasetine getirilmiştir. Bir ara Girit Fırka Komutanlığına tayini düşünülmüşse de Sultan 25 Aralık 1877 tarihinde “şimdilik tehir” etmiştir. Daha sonra Mehmed Ali Paşa’nın aktif bir görev olmayan Dar-ı Şura-yı Askeri azalığına getirildiği görülmektedir.

Mehmed Ali Paşa 13 Temmuz 1878 de imzalanan Berlin Barış Antlaşmasında Osmanlı İmparatorluğu'nu temsilen Nafıa Nazırı Karatodori Paşa başkanlığında ve Berlin büyükelçisi Sadullah Bey ile birlikte heyette yer almıştır. Sınır görüşmeleri için bulunduğu Yakova’da 7 Eylül 1878’de Arnavut asiler tarafından öldürülmüştür.  Hasip Saygılı, Karadeniz Araştırmaları · Yaz 2015 · Sayı 46 · s.137-152

[10] İbrahim Halil Sedes, 1877-1878 Osmanlı-Rus ve Romen Savaşı, İst. Askerî Matbaa-1935 C.1 Sh: 121-126

[11] Mahmud Celaleddin Paşa Mir’at-ı Hakikat, Haz İsmet Miroğlu Berekât yy. İst-1983 sh: 558-559 / Midhat Sertoğlu Mufassal Osmanlı Tarihi Ank-TTK yy VI. Cild sh: 3323-3324

[12] Âdem Korkmaz, Midhat Paşa TTK yy Ank-2019 sh: 5

[13] Kurmay

[14] Generaller

[15] İbrahim Halil Sedes, 1877-1878 Osmanlı-Rus ve Romen Savaşı, İst. Askerî Matbaa-1935 C.1 Sh: 122

Kenan TOKGÖZ

Kenan TOKGÖZ

VEFA VE ADANMIŞLIK: YENİDEN İBADETE AÇILAN KEMERALTI CAMİİ ÜZERİNE BİR GÖNÜL YAZISI...

SÜPER LİG PUAN DURUMU

Puan Tablomuz Otomatik Güncellenmektedir.