İbrahim YILDIRIM

[email protected]

MİDHAT PAŞA’DAN ABDÜLHAMİD’E…

30 Mayıs 1876 da, Sultan Abdülaziz hal’ edilir. Sultan Abdülaziz’i hal’ edenler, onun yerine 5. Murad’ı tahta geçirir. Abdülaziz, hal’in 6. Günü, 4 Haziran 1876 da intihar eder. Sultan 5. Murad ise, bu hadiselerden çok etkilenir ve cülusunun 10. Gününden itibaren delilik emareleri baş gösterir. Kılıç Alayı yapılamaz ve Cuma Selamlığına çıkamaz olur. Hal’de etkin rol oynayan Serasker Hüseyin Avni Paşa, hal’in 17. Günü yani 15 Haziran 1876 Perşembe akşamı, Çerkez Hasan tarafından katledilir. Bu arada Sadrazam Mütercim Mehmed Rüştü Paşa ülkeyi adeta bir padişah gibi yönetmek durumunda kalır.

Bu durum,  şikâyet ve sızlanmalara neden olunca, Şehzade Abdülhamid ile görüşülür. Görüşmeyi Midhat Paşa yürütür. Kanuni Esasi (Anayasa ) ve Meşrutiyet İdaresi sözü alınarak, bir başka şer’i fetva ile bu sefer, 5. Murad hal’ edilerek, II. Abdülhamid 31 Ağustos 1876 da tahta oturur.

Hal’ edilen 5. Murad ise Çırağan Sarayında, vefat ettiği 1904 yılına kadar tam 28 sene mahpus hayatı yaşar. 5. Murad’ın saltanat süresi 30 Mayıs 1876 ila 31 Ağustos 1876 arası tam 93 gündür. Bu sene Hicrî 1293 senesi olduğundan şair;

“Doksan üçte doksan üç gün Pâdişah-ı Mülk olup,

Göçtü mâtemgâhına Sultan Murad-ı nâmurad” demiştir.

Bundan sonra II. Abdülhamid’in tam 33 yıl sürecek saltanatı başlar. II. Abdülhamid’in döneminin en önemli olayı 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşıdır ki bizde 93 Harbi olarak meşhurdur. 1878 başlarında henüz Ruslar, Ayastefanos (Yeşilköy) da bulunurken 20 Mayıs 1878 da Ali Suavi, Balkanlardan İstanbul’a sığınan göçmenlerden oluşturduğu 300-400 kişilik, grupla Çırağan Sarayı’nı basarak, 5. Murad’ı tahta geçirmek teşebbüsünde bulunur. Hatta içeri girip te, Sultan Murad’ın elini tutup : “Sultanım, bizi Moskoflardan kurtar” der. Der demesine amma Beşiktaş Muhafızı Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın başına vurduğu bir sopa ile orada öldürülür.

Sultan II. Abdülhamid, bu hadiseden sonra, hal’de rolü olan herkesi İstanbul dışına sürer. Midhat Paşa, daha önce Avrupa’ya uzaklaştırılmıştı. Ardından Suriye Valiliğine, oradan Aydın Valiliğine tayin edilir.

Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi Şeyh’ül Haremlikle Mekke’ye, Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa da Manisa’ya gönderilir.

Önünde arka arkaya iki padişahın hal’ edilmesi hele de bilhassa Ali Suavi vakasında kendisine karşı bir darbe girişiminde bulunulması, Sultan Abdülhamid’in vehmini artırır. Kendisine jurnalde bulunanları ihsanda bulunarak, taltif eder. Bu durumu, ikbal ve geçim kaynağı haline getirenler, çoğalır. O kadar ki günde ortalama yüz kadar, jurnal alıyor ve bunların tamamını okuyor. Çoğu gereksiz, asılsız jurnaller olduğunu söyleyerek uyaran sair şehzadelere de, “içinden iki-üç tanesi doğru çıksa yeterlidir” der. 

Bu cümleden olarak, Sultan Abdülaziz’in intiharının üzerinden beş sene geçtiği halde kimsenin dillendirmediği bu hadisenin, intihar olmayıp, öldürme olduğu yolunda aldığı ihbar üzerine, yapılan inceleme, tahkikat ve sorgulama sonucunda 1881 yılı Mayıs - Haziran aylarındaki sorgulamaları Yıldız Sarayında hem de bizzat sorgulamalarda da hazır bulunarak yapar. II. Abdülhamid davacı olduğu bir olayı kendi Sarayında sorgulayıp yine kendi Sarayında Mahkeme eder. İşte bu Mahkeme “Yıldız Mahkemesi” olarak bilinir.

ÜÇ GÜNDE KARAR

27 Haziran 1881 Pazartesi günü başlayan Yıldız Mahkemesi üç günde ve altı celsede tamamlanmış ve sanıklar hakkında şu kararla sona ermiştir:

 1- Yozgatlı Pehlivan Mustafa

 2- Boyabatlı Hacı Mehmet Pehlivan

 3- Cezayirli Mustafa Pehlivan

 4- Mabeyinci Fahri Bey ( Bu 4’ü teammüden kâtil olduklarından dolayı İdama)

 5- Midhat Paşa

 6- Damad Mahmud Celaleddin Paşa (Cemile Sultan’ın kocası)

 7- Damad Nuri Paşa (Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan’ın kocası) 

 8- Binbaşı Necip Bey

 9- Binbaşı Namıkpaşazade Ali Bey ( Son beş kişi Fail-i Müşterekten dolayı İdama)

10- Seyid Bey ( V. Murad’ın 2. Mabeyncisi)

11- Miralay İzzet Bey ( Bu son iki kişi de, Cinayete yardımcı olmaktan 10’ar yıl küreğe mahkûm edilmişlerdir.) 

Böylece mahkeme sonucunda, 9 kişi idam ve 2 kişi 10’ar sene hapis cezasıyla cezalandırılır. İdamlar daha sonra müebbet hapse çevrilir ve bu 11 kişi Taif Kalesine sürgün edilirler. Taif Kalesine hapsedilen bu 11 kişiye, Şeyh’ül Haremlikle Mekke’de bulunan Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi de, hakkında hiçbir yargılama yapılmaksızın, padişah fermanıyla dâhil edilir. Böylece Taif zindanında yatan bu 12 kişiden listenin 9. Sırasındaki Namık Paşazade Binbaşı Ali Bey’in kardeşi Cemil Paşa’nın Hicaz Valiliği sırasında, aff-ı şahane ile Medine’de ikametine izin verilmiş, 1908 de II. Meşrutiyetin ilânıyla ancak İstanbul’a gelebilmiştir.

Mithat Paşa ile Damad Mahmud Celaleddin Paşa sürgünün üçüncü senesi, 7 Mayıs 1884’de zindanda boğularak öldürülürler.[1]

MİDHAT PAŞA’DAN ABDÜLHAMİD’E

 “Midhat Paşa mahkemeye celp edilerek, Ceza Kanununun 45. Maddesi hükmünce idamına hükmolunduğu tebliğ edildiğinde Mithat Paşa bu karara hiç ses çıkarmadı. Yalnız bu Engizisyon Cemiyetinin reisine son defa olarak:

“- Altmış yaşından sonra bakiye ömrün bundan ziyadesine tahammülü yoktur, diyerek mahkemeden çıktı. Mithat Paşa arabaya binerken halini seyretmek için toplanan sefiller arasında Kısas-ı Enbiya müellifi ve Adliye Nazırı Cevdet Paşa ile Ragıp Bey de bulunuyordu. Midhat Paşa arabaya bineceği sırada Ragıp Bey’e döndü, dudaklarında acıklı bir tebessüm dolaşıyordu:

-“Beyefendi! Hayli çalıştınız. Emeğiniz boşuna gitmedi. Millet ve devlete büyük hizmet ettiniz. Himmetiniz olarak idam cezasıyla mahkûm olmuşuz. Burada seyir ve temaşa buyurduğunuz gibi icra esnasında da bizzat bulunarak daha çok memnun olursunuz.”

Diyerek arabaya bindi. Midhat Paşa’yı götüren araba Çadır Köşkü’ne doğru hareket ediyor, büyük vatanperveri taşıyan arabanın etrafında Abdülhamid’in revolverli casusları ve süngülü tüfekçileri azgın kuduz sürüleri gibi koşuşuyorlardı!..

**

Birkaç gün sonra, Çadır Köşkü’nün odalarından birinde, vatanı felaketten kurtarmaya çalıştığı halde idama mahkûm edilen saçı sakalı ağarmış bir zât, idam hükmünü temyiz için müdafaasını kaleme almaya çalışıyordu. Bu zât; Midhat Paşa idi!.

Midhat Paşa Müdafaasını kaleme aldığı sırada, Abdülhamid tarafından Midhat Paşa’nın ağzını aramak için gönderilen adamların ardı arkası kesilmedi. Bir gün Tüfekçibaşı Arnavut Tahir Ağa yanına geldi. Midhat Paşa ile Sultan Aziz’in katli meselesinden bahis açıldı. Midhat Paşa bu havadisin yalan olduğunu ve kendilerini idama mahkûm etmek için mahsusen tertip edildiğini söyleyerek dedi ki:

-“ Benim dünyada insan olarak her nevi kusur ve hatalarımla beraber en büyük sermayem sözümün ve özümün doğruluğudur. Beni bu mertebeye getiren bir şey varsa o da bu istikâmettir. Vatan ve milletin hisseme düşen hizmetimi ifa için kabiliyetim derecesinde kırk beş sene çalıştım. Hevesimi aldım. İyi ve fena ne yaptıysam meydandadır. Dünyada emelim kalmadı. Altmış yaşına geldim. Benim için hayat ve ölüm müsâvi iken şimdi şu yaşımdan dünyada misli görülmeyen böyle vahşiyane ve gaddarâne bir muameleye uğradıktan sonra her şeyden nefret ederek ölmeyi temenni ve tercih ederim. Şu saatte başka emelim yoktur. Çünkü ölecek ve öldürülecek ben değilim. Belki şu gördüğün cisimdir ki, et kemik ve kandan ibaret olup o da fazla yıprandığından, bana lüzumu kalmamıştır. “

Dünyada mazlum olanlar zalimden hakkını almak için padişaha müracaat ederler. Padişahtan hakkını isteyenler için Hâkim-i Mutlak’tan başka mercii yoktur. Sürûri Efendinin reis olduğu mahkemenin dünyada istinafı ve temyizi yok ise,  Mahkeme-i Kübrâ vardır. Orada Arnavut ve Boşnak tüfekçileri ve Çerkez gardiyanlar yoktur. Efendimiz de bizim gibi yalnız ve çıplak gelecektir. Hesabımız orada görülür. Eğer kendileri buna inanıyorlarsa aleyhinde istinâf edeceğimiz davanın dahi nasıl ve kolay görüleceğini anlarlar. Lâkin buna itikatları olduğunu zannetmem. Zira âhiret ve ilâhi adalete inanan ve muteriz olan bir adamın böyle şeylere cesaret etmeyeceği ve Cenâbı Haktan af dileyeceği aşikârdır.”

Tahir Ağa bu sözleri aynen Abdülhamid’e anlattı. Artık ondan sonra İstinaf Mahkemesinin hükmü beklenildi. Hükmü İstinaf Mahkemesi de tasdik etti. Bu kararın Şer’iye kanunlarına uygun olup olmadığı, Meşihat Makamından (Şeyhülislamlıktan) sorulduğu zaman Şeyhülislam da bu kararı tasdik etti ise de Fetvâ Emininin itirazına hedef oldu. Fetva Emini Şeyhülislamın bu yaltaklanmasına şu sözlerle mukabele etti:

-“Yaşadığım müddet zarfında bilerek hiçbir vakit haksız bir hüküm vermedim. Şimdi bir ayağım mezarda iken istikâmetten ayrılmayı hiç arzu etmem. Kaide ve usulünü bilmediğimiz Adli Mahkeme aracılığıyla sanıklar sorgulanarak aleyhlerinde hüküm verilmiş olduğundan, eğer bizim bu konuda görüşümüze müracaat edilerek Şer’i Şerîf gereği bir hüküm isteniliyorsa, Şeriatın emrettiği veçhile muhakemeye yeniden başlamak lazımdır. Meselenin bugünkü renk ve haline göre Şeriat bir cevap veremeyeceğinden istenilen fetvanın verilmesi kabil değildir.”

Keza bakanlardan birkaçı da aynı surette görüş bildirdi. Hayreddin Paşa[2], bu hareketi tamamıyla reddetti. Gazi Osman Paşa ile Mahmut Nedim ve Cevdet Paşalar hükmün yerine getirilmesini istediler.

İngiltere Sefiri Lord Defrin Abdülhamid’i görerek idam kararının kaldırılmasını istedi. Bu kabul olmazsa neticesinin vahim olacağını söyledi. Bütün yabancı büyükelçiler sanıkları idamdan kurtarmak için birleştiler. Abdülhamid bu elçilerin tavsiyesini dikkate almadı. Bu esnada İran Büyükelçisi Muhsin Han’ın gayreti görüldü. Nihayet Abdülhamid iki damadını affetti. Sonra katlin Sultan V. Murad’ın iradesiyle işlendiğini ileri sürerek sanıkları da idamdan affetti. Abdülhamid’i bu kararı vermeye zorlayan sebep, Avrupa kamuoyunun sanıklar lehinde olmasıydı. [3]

Abdülhamid, idamları müebbet hapse tebdil edip, Taif’e sürgüne gönderdi. 23 Temmuz 1908 deki ikinci Meşrutiyet’in ilanından sonra çıkan “Genel Af “ ile zindanda hayatta kalan üç kişidir:

1- Boyabadlı Hacı Mehmed Pehlivan

2- Cezayirli Mustafa Pehlivan

3- Abdülaziz’in İkinci Mabeyincisi Fahri Bey.             

1881 den 1908 e kadar yattıkları 27 seneden sonra özgürlüğüne kavuşabilirler.


[1] İbrahim Yıldırım, Yıldız Mahkemesinin İçyüzü, Yüzleşme yy. İst-2023  sh: 13-15

[2] Tunuslu Sadrazam Hayreddin Paşa

[3] Bilinmeyen Abdülhamid ( Osman Nuri Abdülhamid-i Sani ve Devr-i Saltanatı) Haz. Osman Selim Kocahanoğlu İst-2017 Cilt II sayfa 635-636