İbrahim YILDIRIM

[email protected]

NİĞBOLU’YU KAYBIMIZ...

♦►(Bu yazıyı bundan önceki "NİĞBOLU MEYDAN MUHAREBESİ" başlıklı yazımızla birlikte okunması tavsiye olunur...)

Tarihe Niğbolu Meydan Muharebesi olarak geçen ve Niğbolu adının bizim açımızdan Zafer çağrıştıran adı 16 Temmuz 1877 de hazin bir şekilde son bulur.

1877-1395= 482 sene Türk İdaresinde kalan bu destansı şehre 16 Temmuz 1877 de veda ettik.

Şimdi bu ayrılışın yahut Niğbolu Zaferimizin rövanşının hikâyesine gelelim:

Tuna Nehri üzerinde bulunan Barboşi Köprüsünden geçen Rusların geçiş yeri ile Niğbolu Kalesi arasında 45 km’lik bir mesafe vardı. Niğbolu Kalesi bu geçiş yerinin batısında yer almaktaydı.  Rusların buradaki kaleyi zapt etmesi beklenmekteydi. Niğbolu Kalesi içerisinde toprak tabyalar vardı. Bu çevrenin içinde kale müdafilerinin ihtiyaçlarını karşılayacak bina ve kışlalar vardı. Fakat hapsi de kale ve mevziler dâhil uzun müddetten beri ihmalden bakımsız haldeydi.

Gerçi harbin ilanından sonra diğer kalelerle birlikte Niğbolu kalesi de bakıma alınmıştı. Alınmıştı alınmasına amma istenilen düzeyde bir bakım yapılamamıştı. Bu durum da gösteriyor ki gelecekte çıkması muhtemel bir harbin ihtiyaçlarının, sefer zamanına bırakılmaması, bunların barış zamanında hazırlanması gerekir. Çünkü seferin bin bir zaruri ihtiyaçları karşısında beliren birçok çeşitli ihtiyaçların hepsinin aynı anda giderilip tamamlanması mümkün değildir.[1] 

Bununla beraber Temmuz 1877 ortalarına kadar ikisi büyükçe olmak üzere 13 tabya onarılabildi. Kale içinde bir Tümen askerimiz vardı. Ruslar 12 Temmuz’da Niğbolu’ya doğru harekete başladı. Gerçekte bir tugay olan bu savunma gücümüze karşı bir Rus kolordusu 15 Temmuz 1877’de saldırıya geçti. 

Savaş öncesi Niğbolu etrafındaki köyler Rus kolordusu komutanı General Baron Krüdner ve ekibi tarafından ele geçirilmeye başlandı. Bu sırada köylerden kaçmaya çalışan muhacir Türkler ve gece harekâtında yolunu şaşırıp geride kalan perakende erlerden hiç biri bu vahşi Rus kazaklarının kılıç ve mızraklarından kurtulamadılar. 

Niğbolu Kalesine kapanan Hasan Hayri Paşa Tümeninin geri kalan kuvvetleri, yıkık kale duvarlarından başka onları koruyacak ve savunmasını yapacak hiçbir şeyi yoktu. Bu nedenle Paşanın kesin bir müdafaa çaresi kalmamıştı.

Niğbolu Muhafızları Rusların yaklaştığını haber alınca hemen siperleri işgal ettiler. Osmanlıların müdafaa hattı Osma Nehrinin sağ ve sol cenahında bulunuyor ve kaleyi çepeçevre kuşatıyordu. Ruslar Osma Nehrinin sol cihetine de çevirme kıtaları sevk ederek her yönden Osmanlılara şiddetli taarruza geçtiler. Akşama kadar süren muharebe sonunda Osmanlılar ileri mevzilerinden atılarak asıl tabiyelerine çekildiler. Gece bu şekilde geçti.[2] Üstün Rus kuvvetlerine karşı savunmanın zorluğu Cephe komutanı Abdi Paşa ve Serasker Redif Paşa tarafından da bilinmekteydi. Çünkü Tümen Komutanı Hasan Hayri Paşa birçok kez durumu anlatmış ve yardım istemişti. Hatta Abdi Paşa ve Osman Paşa Niğbolu’nun boşaltılmasını bile istemişlerdi. Fakat Abdülhamid nedense ne bu teklifleri dikkate alarak Niğbolu’yu boşalttı ne de takviye etti. [3]

Kalenin Tuna yönünden gelecek düşman tehlikesini önlemek ve Rus nehir kuvvetlerine taarruz için Niğbolu’da İşkodra ve Böğürtlen gambotları da daha önce giriştiği çarpışmalar sonunda halen elden çıkmış durumda bulunuyordu. Şöyle ki 23 Haziran’da Rusçuk’a gitme emrini alan bu gemiler Rusçuk yakınlarında Rus topçusu ve 2 Rus torpidosu ile savaşan İşkodra gambotu yaralanarak Böğürtlen gambotu ile Niğbolu’ya dönmek zorunda kalmıştı. 8 Temmuz 1877 de Rus ağır topçularının atışlarıyla kullanılamaz hale geldiler. Bunun üzerine bu 2 gambot düşmana yaramasın diye Tümen komutanının emriyle batırıldı. [4]

15 Temmuz akşamı Osma Nehrinin batısında Çerkoviça Köyü civarında 1,5 tabur (600 er) kuvvetiyle Yarbay Tevfik Bey Rusların Niğbolu Kalesini muhasarası üzerine yolda rast geldikleri Rus karakollarına çata çarpışa Plevne’ye kadar geldi ve bu 1,5 taburluk müfreze kurtulmuş oldu. [5]

Ancak bu arada köylerden kaçmaya çalışan silahsız muhacir Türkler ve gece harekâtında yolunu şaşırıp geride kalan perakende erlerden hiç biri vahşi Rus Kazaklarının kılıç ve mızraklarından kurtulamadılar. [6]

Niğbolu kalesine kapanan Hasan Hayri Paşa Tümeninin geri kalan kuvvetleri ise yıkık kale duvarlarından başka onları koruyacak müdafaasını gerçekleştirecek hiçbir şeyi yoktu. Bu nedenle Paşa’nın kesin bir müdafaa çaresi kalmamıştı. Bu çaresizlik içinde kalan Türk kuvvetleri gece boyunca düşmana yaramasın diye tüfeklerinin iğnelerini kırdı, topların kamalarını toprağa gömdü. Elde kalmış barut toprak ile karıştırılarak işe yaramaz hale sokuldu.

Bu arada kasaba halkından olan Bulgarların kundaklamaları ile yer yer yangınlar çıkıyor ve Müslüman Türk halkı ile askeri kıyametten bir gün yaşıyordu.

 Niğbolu Tümeni orantısız üstün düşman karşısında çaresizlikten 15 Temmuz 1877 günü kalenin içine girmek zorunda kalarak bu felaketli duruma düşmüştü. İşte bu moral çöküntüsü içinde geceyi uykusuz geçiren birlikler, ertesi günü burçlardan birinin üzerine çıkarılan bir beyaz çarşafla düşmana teslim olunacağı işaretini verdi. [7]

Hâlbuki 15-16 Temmuz gecesi Rus Kolordu birlikleri mevzileri içinde o kadar karışık ve düzensizdiler ki bu karmaşık halde ertesi gün nasıl taarruz yaparız diye sıkıntı içerisindeydiler. General Krüdner bu nedenle geceyi endişe içerisinde geçirmişti.  Bu durum da gösteriyor ki savaşta son neticeyi alan ve birliklerin başarısını sağlayan komutanların irade gücüdür. Şayet Niğbolu Tümen Komutanının irade gücü en az Yarbay Tevfik kadar üstün nitelikte olsaydı düşmanın içinde bulunduğu bu durumu iyi değerlendirerek o da gece Niğbolu’yu boşaltabilirdi veya en az ihtimalle ertesi günü düşmana iyi bir zayiat verdirerek son nefesine kadar çarpışabilirdi. Nitekim ertesi günü düşman teslim çağrısını şaşkınlık ve büyük bir hayretle karşılamışlardı. Adeta gözlerine inanamamışlardı.

Çünkü bir gün önceki çarpışmada Ruslar 1 general, 7 üst subay, 24 subay ve 1279 askerini kaybetmişlerdi. [8]

Şimdi yaşana bu teslimiyet olayını bir Rus’un kaleminden okumaya ne dersiniz?

Grandük Nikola Nikolayeviç’in savaş yaverlerinden o zaman Yüzbaşı olan, Albay Vonlarlarski yazdığı eserde Niğbolu kalesinin tesellümünü şöyle anlatıyor:

15 Temmuz akşamı şehre doğru inen dar vadinin başında bulunuyorduk. Niğbolu’nun zarif minareleri görünüyordu. Fakat şehir etrafındaki bahçelerin arkasında saklanıyordu. Ortalık kararmağa başladı. Kasabanın birkaç yerinde yangın baş gösterdi. Gönüllülerimiz – yani Bulgarlar – şehrin dış mahallelerine dalmış olduklarından şiddetli bir tüfek atışı devam ediyordu. Daha ileriye gitmek kabil olmadığından tekrar Baron Krüdner’in yanına dönmeye karar verdim. Ortalık da tamamıyla kararmıştı.

General ateşin kesilmesini ve kıtaların savaş düzeninde bulundukları yerde kalmaları emrini verdi. Aynı zamanda generalleri de yanına çağırarak:

“Baylar!.. Niğbolu’ya sahip olduğumuzu zannediyorum! Böyle olmasa bile herhalde kale yarın bizim olacaktır. Sabahleyin erkenden yani gün doğarken genel saldırış yapılacaktır” dedi.

Savaş bitti zaman kıtalar bir birlerine o kadar karışmışlardı ki hangi alayın nerede olduğunu göstermek mümkün olmamıştı. Bununla beraber Vlogda, Kozlov, Galiç ve Tambov alaylarının kuvvetli avcı zincirleriyle Niğbolu geceleyin süngüden yaratılmış bir çerçeve içine alınmış bulunuyordu.

Mamafih Baron Krüdner, Mirsoviça’da kolordu karargâhına döndüğü zaman, gayet sıkıntılı ve düşünceliydi. Çünkü savaşın nasıl bittiğini bilen yoktu.

Ertesi günü erkenden kolordu komutanının yanına gittim. Vaziyeti anlayabilmek üzere Niğbolu’ya giden şose boyunca ilerledik. Birbirine karışmış kıtaların oluşturduğu düzensiz avcı hatları yerine, tabur ve alayların yeniden eski düzenlerini aldıklarını gördük. Erleri selamlayarak daha bir hayli ilerledikten sonra; birden bire kendimizi Niğbolu kalesinin kapıları önünde bulduk.

Derin hendeklerle çevrilmiş bulunan şehrin kale duvarlarının görünüşü korkulu idi. Bedenin ilerisinde bir köprü, bunun sağ ve gerisinde vadinin yanlarına yapışmış bahçeler ve ağaçlar arasından güzellikler içinde kaybolan dış mahalleler görünüyordu. Ara sıra şuradan buradan tek tük tüfek sesleri işitiliyordu. Fakat kaledeki sessizliğe ne mana vermeli? Acaba Osmanlılar kaleyi tahliye edip Vidin’e mi çekildiler?

Hemen en yakında bulunan bölüklerden biri kalenin meyilli sahrasına doğru çıkarıldı. Bölüğün ileri gidişini takip ederken; kale bedeni üzerinde bir Osmanlı subayı hayali gözüktü. Subay elinde büyükçe bir beyaz bez sallıyordu. Bunun teslime delalet edip etmediğini anlayabilmek için kendisine Türkçe “Barış” diye seslendim. Aynı zamanda kılıcını kale hendeğine atmasını işaretle anlattım. Subayın dediğimi yaptığını büyük bir hayret içinde görünce hemen dörtnala geri dönerek General Krüdner’e, Osmanlıların teslim olmak istediklerini haber verdim.

General : “Çok âlâ fakat kapılar niye kapalı” cevabını verdi.

Gönüllüler derhal sahra tepesinden çıkıp arkadan kilitleri kırıp kale kapısını açtılar. General Tolstoy ve daha birkaç subay biraz süvari ve ben şehre girdik. Saat 04,20 idi. Her taraf tenha ve boştu. Ortalıkta Osmanlıların varlığına delalet edecek hiçbir eser görülmüyordu. Bir tuzağa düşmüş olmaktan korktuk.

Önümüzde sağa dönen dar bir yol vardı. Büyük bir ihtiyatla onu takip ettik ve 200 adım ilerler ilemez; bir tabur tarafından işgal edilmiş bulunan bir burca geldik. Osmanlılar hiç ses çıkarmadan ilerlememize tahammül ettiler. Keder ve şaşkınlık Osmanlı erlerinin yüzünde adeta tecessüm etmişti. Osmanlı saflarında bir ölü sessizliği hüküm sürüyordu. Verdiğimiz emir üzerine düşman askerleri tüfek ve cephanelerini yere attılar.

Biraz sonra Kozlov alayının II. Taburunun sancağı burcun üzerine dikildi. O vakte kadar işitmediğim dehşetli bir “Hurra!” narası ortalığı çınlattı. Bu hurraya Flamanda bataryalarının yaylım ateşleri cevap verdiler. Bu sıralarda doğan güneş manzarayı yaldızladı.

Niğbolu elimize düşmüştü. Fakat kuvvetli muhafızı olan böyle bir kalenin son hücuma karşı koymadan ve duvarları yıkılmadan; teslim oluşuna bir türlü inanamıyorduk. Hele muhafız paşanın herhalde Vidin yolunu tutarak, çekilmiş olacağını ve kalede yalnız yaralı ve hastaların kalmış bulunacağını tahmin ediyorduk. Vaziyeti anlayabilmek için, asker ve ahalinin kaleden çıkmaları emri verildi.

Ben de kale kapısı ilerisinde ve şose kenarında durup geçit resmi yaptıran; General Baron Krüdner’in yanına döndüm. Ancak orada bir Osmanlı erinin zahmet ve meşakkate ne derecelerde sabırla tahammül ettiğine şahit oldum.

Şehir içindeki dar sokaklarda, geliş gidişi kolaylaştırmak için, buralardan geçen esirlerin tamamen yaya yürümeleri emri verilmişti. Bunun hilafına bir Osmanlı erinin ufak bir eşek üstünde ilerlediği göze çarptı. Er iki eliyle eyere yapışmış ve iki kat olmuş bir haldeydi. Rus erlerinden biri “Yere in!” diye bağırdı.

Bulanık ve kederli bakışlarıyla gözlerini uzaklara dikmiş olan Osmanlı eri, bu ihtara da kulak asmayarak yoluna devam etti. Nihayet zorla aşağı aldılar. Zavallı Osmanlı esiri bir kütle gibi eyre yuvarlandı. Arkadaşları hemen bana koştular, erin yaralı olduğunu anlattılar. Biçarenin iki bacağı da kırılmıştı. Hemen tekrar eşeğine bindirilmesi emrini verdim. Bu derhal ifa olundu. O da esirler kafilesi arasında akıp gitti.

Fakat bütün bu müddet içinde bu bedbaht; gözlerini uzaklarda aradığı bir noktadan bir an ayırmadı ve gık bile demedi. Erin bu derecede gösterdiği metanet ve kalp kuvveti beni hayrette bıraktı!

Tam manasıyla muktedir subaylar tarafından komuta edilecek böyle bir askerle neler yaratılmaz.

Hepimizi şaşkınlığa uğratan bir mesele de esirler kafilesinin gittikçe büyümesi olmuştur. Esirlerin çoğu iyi giyinmiş ve kuvvetli, sapasağlam görünüyordu. Bu sırada kale muhafızı Hasan Hayri Paşa’yı getirdiler. Hasan Paşa orta boylu, siyah sakallı olup; kafası manidar ve şahsına mahsus bir şekildedir.

“Kime teslim oldum? Moskof generalinin ileri sürdüğü şartlar nedir?” Paşanın tercüman aracılığıyla sarf ettiği ilk sözler bunlar oldu.

Baron Krüdner, Hasan Hayri Paşa’ya elini uzattı: “Sizin ve zabitlerinizin takdire değer müdafaanıza karşılık siz ve onlar kılıçlarını muhafaza edeceklerdir. Kale ve neferlere gelince, bunlar kayıtsız ve şartsız teslim olacaklardır!”

Kalenin tesliminden az sonra General Tolstoy[9]  Hasan Hayri Paşa’yı İmparator’a takdim etmek üzere alıp götürdü. Yüzbaşı Vonlarlarski de savaşın şekli ve neticesi hakkında bilgi vermek ve kalenin anahtarlarını teslim etmek üzere Tırnova’da bulunan Başkomutanlık karargâhına hareket etti. “[10]

Bir hasım Albayının Mehmetçik için yaptığı şu değerlendirmede söylediği “Tam manasıyla muktedir subaylar tarafından komuta edilecek böyle bir askerle neler yaratılmaz ki” diye takdir edilen Mehmetçikleri ne yazık ki Hasan Hayri Paşa yüz kızartacak şekilde 7.000 kişilik Tümenini Ruslara teslim etti.
Bu teslimde 10.000 tüfek, kaval cinsinden işe yaramaz 113 kale topu, pek az miktarda imha edilemeyen cephane ve çok miktarda erzak düşman eline geçti.

Kale düştükten sonra Rus askeri özellikle Rus kazakları Türk esirlere ve halka çok kötü davrandı. Bu vahşi kazakların esir askerleri kırbaçlaması ve ilk günü esirlere ekmek ve su bile vermemesi insanlık dışı bir davranıştı. Bu nedenle ölenler bile oldu.
Bu savaşta teslimden önce Türklerin zayiatı 1.000 kadar şehit ve 300 yaralıydı. [11]

Bu savaşta en büyük hata kale kumandanınındır. Plevne’den Osman Paşa: “Son derece sebat et!.. Ben en seri şekilde sana yardım ederim” dediği halde İleri mevzilerin Ruslar tarafından zaptından sonra kalede 7000 erat olduğu halde asıl tabiyelerde kesin savaş verilmeden kaleyi düşmana teslim etmek tarih önünde affedilmeyecek bir hatadır.

İkinci hata Başkumandana aittir. Kaleye son derece cesaretli ve sebatkâr, deneyimli bir kumandan tayin etmeliydi.

Bir kale son derece cesur ve metin bir kumandana sahip olmazsa, savunma araçlarının mükemmelliği neye yarar? Niğbolu kumandanı Hasan Hayri Paşa asıl tabiyelerde sebat etseydi, ilk gün 1279 ölü veren Ruslar ertesi gün kendi içerisindeki karışıklıktan dolayı da taarruzunda başarısız olması kuvvetle muhtemeldi. Eğer Hasan Hayri Paşa 3 gün sebat etseydi Osman Paşa Plevne üzerinden Rusların arkasından taarruz edecek Rusların mağlubiyeti kesinleşecekti. Osman Paşa biraz daha evvel hareket ettirilseydi vaziyet Rusların aleyhine dönecekti.[12]

Niğbolu Kalesini zamanında takviye etmeyen, takviyesi için yapılan önerilere itibar etmeyen, askerin yardım taleplerini yerine getirmeyen boş yere 7000 kahraman erin daha harbin başlangıcında saf dışı olmasında vebali vardır. Bu neden o günkü yüksek emir ve komuta makamlarının tarih önünde sorumlulukları büyüktür.

Rusların Niğbolu kalesini ele geçirmesinin ötesinde, kolay zaferden dönen bu düşmanın Niğbolu civarındaki Türk köylerini yakıp halkı perişan etmesinin de komutanların bu sorumlulukları arasındadır.[13]

Kaybımız sadece Niğbolu değil elbette.  Niğbolu’yu bir model olarak zikrettim. 93 Harbi neticesinde bütün Rumeli’yi kaybettik.


[1] Hikmet Süer, 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi Rumeli Cephesi Gnl Kurmay Başk. Yy Ankara-1993 sh: 117

[2] Mehmed Hulusi, Niçin Mağlup Olduk, 1877-78 Osmanlı Rus Seferi İst-Sancakçıyan Matbaası 1326 sh:67

[3] İ. Halil Sedes,1877-1878 Osmanlı Rus ve Romen Savaşı İST-Askeri Matbaa IV.cild sh: 28-29 /Hikmet Süer,a.g.e sh: 119

[4] Hikmet Süer, a.g.e sh: 120

[5][5] Hikmet Süer, a.g.e.sh: 130

[6] Hikmet Süer, a.g.e.sh: 130

[7] Hikmet Süer, a.g.e sh: 131

[8] Mehmed Hulûsi a.g.e sh. 67

[9] İmparatorluk zamanında yazdığı birçok eserlerle nam ve şöhret kazanmış olan filozof Kont Leon Tolstoy’dur.

[10] Sedes, a.g.e cild IV , sh:27-32

[11] Hikmet Süer, a.g.e sh: 132  

[12] Mehmed Hulûsi, 1877-78 Osmanlı Rus Seferi İst-Sancakçıyan Matbaası 1326 sh: 68-69

[13] Hikmet Süer, a.g.e sh: 132

Kenan TOKGÖZ

Kenan TOKGÖZ

VEFA VE ADANMIŞLIK: YENİDEN İBADETE AÇILAN KEMERALTI CAMİİ ÜZERİNE BİR GÖNÜL YAZISI...

SÜPER LİG PUAN DURUMU

Puan Tablomuz Otomatik Güncellenmektedir.